15 Ekim 2017 Pazar

Sovyetlerde psikiyatri kötüye mi kullanıldı?


Batı’ya sığınan önemli akademisyenlerden bir tanesi, baş başa yaptığımız görüşmede bana dedi ki…” Bilimsel makaleler böyle başlayabilir mi?

Açıkçası başlar, neden olmasın! Ne de olsa bu tarz cümlelerle başlayan, bu tarz cümleler içeren onlarca bilimsel yazı var. Nerede? Bol atıf alan bilimsel dergilerde, kelli felli profesörlerin yazılarında, koca kurumların raporlarında ve internette.

Zaten konu Sovyetler Birliği’nde psikiyatri olunca makalelerde, yazılarda bulacağınız standart cümleler bu tür beyanlarla dolu: “Bana dedi ki”, “Ona demiş ki”, “Öyle şeyler anlattı ki” gibi, gibi. Ama işin ilginç yanı, ancak beyanlarla kurulabilen bir tarih Sovyetlerde psikiyatri. Ve bu tarihe göre Sovyetlerde psikiyatri “kötüye kullanılmış.”[1]

Sovyetlerde psikiyatrinin “kötüye kullanılmış olması” anti-sovyetik, anti-komünist propagandanın en çok işlenen, en çok sevilen başlıklarından bir tanesi olmuş. Bir zamanlar demeyeceğim, çünkü hâlâ öyle. Örneğin Avrupa Parlamentosu daha 2013 yılında Sovyet psikiyatrisi ve psikiyatrinin siyasi amaçlarla kötüye kullanımı üzerine bir rapor yayınlamış.[2] Yani konu kapanmamış. Hatta popüler bile denebilir; çünkü Guardian gibi Avrupa’nın belli başlı yayınları konuya ara ara dönmeyi seviyor.[3]

Peki, “bilim” ne diyor? 

1 Ekim 2017 Pazar

Suç ve ceza


Başkalarının acıları üzerine yazmak ne de zor! Ve bir açıdan da ne kolay!

Edebiyat, biraz da bunun için var: zor olanı işlemek ve kolay hale getirmek için.

Emrah Serbes'in haberi kimi yerlerde karnaval coşkusu kimi yerlerde ise şok havası içinde yayılırken bazı kareler, bazı insanlar ve bazı hayatlar canlandı aklımda. İster istemez!

İlk karede tabii ki Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı vardı. Evet, onların yıllar ve yıllar önce “işlediği” suçun bağlamı farklıydı. Buğdaycı’nın kendi sözleriyle orta sınıf ahlakını zorlayan bir hayat tarzının içinde yuvarlanıp gidiyorlardı o zamanlar, ama o meşum olaydan sonra ikisinin de nasıl kayıp gittiğini, daha önce kendilerine açılan, bahşedilen sonsuz kredilerin bir anda nasıl da tükendiğini düşündüm, ister istemez. Ağır Roman bir dönemin simgesi olduysa ikisinin hapse girmesi de o dönemin bitmesinin simgesi olmuştu.

Sonra Orhan Kemal geldi aklıma. Onca yoksulluğun içinde yine de şık, bakımlı ve vakur olması. Belki ben yanlış biliyorumdur ama doygun bir açlığı işlemiyor muydu Orhan Kemal? Sanki kendisi de o gözü tok açlığın vücut bulmuş hali gibi değil miydi? Tabanı delik ayakkabısıyla yürüdüğü kaldırımlar canlandı aklımda.

Üçüncü kareye ise kırmızı bir Ferrari girdi. Porsche de olabilir. Tam emin değilim. Ama pahalı, hem de bayağı pahalı bir araba işte. Bir hapishane önüne çekilmişti. Kameralar çullanırken Ferrari’nin üstüne, içinden Onur Akın çıkmıştı. Arkadaşını almak için gitmişti oraya. Devrimci, solcu, artık her ne derseniz işte “o” olan bir ünlü, af yasası kapsamında erken tahliye olan arkadaşını almaya kırmızı Ferrari ile gitmişti. Ferrari’nin beklediği ise Yılmaz Odabaşı’ydı.

Vay be arkadaş” demiştim, kendi kendime. Elimin altında ise Odabaşı’nın kitabı, Cehennem Bileti vardı, tam o sıra. Açıp yeniden bakmıştım, harflere, kelimelere ve şaire. Rahat etmemişti içim ve sormuştum kendi kendime: “Ne yani! Ferrari, çok mu?” diye. “Çok” diyerek de kapatmıştım ekranı, kitabı.

24 Eylül 2017 Pazar

Soul of America


Tabii ki bu aralar akla bambaşka şeyler geliyor, Amerika'nın ruhu söz konusu olunca. Ama ne diyordu şarkıda: "Neden, neden bu kadar zor, bu ülkede ayakta durabilmek?"[1] Biz oradan gidelim.

Hakikaten, neden bu kadar zordur ki hayat? Bazılarına güler ya da en azından acıtmaz. Ama çoğunluğa hep bedbahttır günler. Ve çoğunluk da kader der, geçer. Basireti bağlanmış denir kimisinin arkasından. Geriye bir kusur, özür kalmasın diye sanki. Kimse sevmez zaten geride bir hesap kalmasını. İşte kader tüm hesabın yuvarlanıp sıfırlanması gibidir çoğunluk için.

Kafam hiç basmamıştır kader işine. Bana soracak olursanız öyle kolayca kapanmaz hesap. Çünkü herkesin yaşayabileceği bilmem kaç kader vardır.

Ve nereden baktığınıza göre değişiverir kader. Tıpkı Salinger'ın dediği gibi: "Eğer bütün sağlam vuruşların yapıldığı taraftaysan, doğru, yaşam bir oyundur. Bunu kabul ediyorum. Ama eğer öbür taraftaysan, yani hiçbir sağlam vuruşun olmadığı taraftaysan, oyundan ne haber, ha? Hiçbir şey? Oyun yoktur."[2] Evet, kader dediğiniz nereden baktığınıza göre değişir.

Ve O’nun kaderi çok az gülmüş yüzüne. Yazının başındaki şarkının sahibine hayat hep sert yüzünü göstermiş. Ama hep. Zaten onun için yazmış şarkısını: "Bir ülke, bir toprak. Çok güzel olduğu söylenen. Aşkla, sevgiyle inşa edildiği söylenen. Ama söylesenize neden, neden bu kadar zor, Amerika'da yaşamak?"